Ceza Hukuku

Türk Ceza Kanunu kapsamında, Yargıtay kararları ışığında "Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma" suçuna yönelik tipiklik değerlendirmesi

23 dakika okuma

Türk Ceza Kanunu ve Yargıtay içtihatları uyarınca "suç örgütü" veya amiyane tabirle örgütlü suçlar; doğrudan kast olarak dile getirebileceğimiz bilmek ve istemek fikri altında 3 veya daha fazla failin bir araya gelerek, suçun manevi unsurlarını içeren psikolojik durum ve içinde bulunduğu sosyal çevrenin etkisiyle şekillenen ortak düşünsel yapının bütünlüğü içerisinde; suçun maddi unsurları ile meydana gelen netice arasında bir illiyet bağının kurulduğu, bu bağlamda emir ve talimat zinciri içinde, hiyerarşik bir yapılanma ve işbölümü çerçevesinde, gayri meşru bir amaç ve maddi menfaat temelli, birden fazla suç tipinin işlenmesini hedefleyen ve süreklilik arz eden eylemlerle ortaya çıkan; aynı zamanda tehlike suçu niteliği taşıyarak toplumda korkutucu bir güç oluşturan yapılar şeklinde tanımlanabilir.

Giriş:

Örgüt kavramı, toplumsal hayatın olağan bir parçası olup; ortak bir amaç doğrultusunda kurulan yapıları ifade eder. Ancak ceza hukuku bakımından “örgüt” kavramı, yalnızca yapısal bir birlikteliği değil, aynı zamanda bu yapının kanunen suç olarak tanımlanmış fiilleri gerçekleştirme amacıyla teşekkül etmesini ifade eder. Suç örgütü, diğer birliktelik türlerinden (platform, cemiyet, topluluk vb.) ayırt edici biçimde, yasa dışı fiilleri gerçekleştirmek amacıyla kurulan ve sürdürülen organize yapılardır.

Bu nedenle, hukuka uygun ve meşru amaçlarla kurulan yapılar ki bu noktada her ne kadar teoriye ters gelse de teşbihte hata olmaz şerhiyle birlikte nihai amacı meşru olan bir limited şirket veyahut da sivil toplum örgütü ceza hukukunun müdahale alanı dışında kalır.

Fakat belirtmek de gerekir ki, uygulamada da karşılaşıldığı üzere suç örgütü kavramının geniş yorumlanması, yanlış uygulamalar ve bilgi eksiklikleri neticesinde ceza hukukunun sınırları dışında kalan bazı sosyal oluşumların da bu kapsamda değerlendirilmesine yol açmaktadır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma” suçu, Kanun’un İkinci Kitabı olan “Özel Hükümler” kısmının, “Topluma Karşı Suçlar” başlıklı Üçüncü Kısmında ve “Kamu Barışına Karşı Suçlar” başlıklı Beşinci Bölümünde, TCK m.220 hükmüyle düzenlenmiştir. Bu düzenleme, bir tehlike suçu olarak kurgulanmış olup; suçun oluşumu için fiilî bir suç işlenmesi şart değildir. Kanunen aranan asgari sayıda kişinin (en az üç kişi) organize bir şekilde, belirli bir suçları işlemek amacıyla bir araya gelmesi dahi, kamu barışını tehdit eden bir tehlike olarak değerlendirilmiş ve cezai yaptırıma bağlanmıştır.

Bu noktada tehlike suçlarına da kısaca bir değinmek gerekirse, kanun koyucunun bazı hukuki değerleri daha etkin bir şekilde korumak için, bunları ihlal eden davranışı gerçekleştiren faili cezalandırabilmek amacıyla herhangi bir zararın gerçekleşmesini gerekli görmediği suç tipleri olarak nitelendirilmekle birlikte Türkiye’nin taraf olduğu “Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”nin (Palermo Sözleşmesi) 2/a maddesinde “örgütlü suç grubu” şu şekilde tanımlanmıştır:

“Doğrudan veya dolaylı olarak mali veya diğer bir maddi çıkar elde etmek amacıyla belli bir süreden beri var olan ve bu sözleşmede belirtilen bir veya daha fazla ağır suç veya yasadışı eylemi gerçekleştirmek amacıyla birlikte hareket eden, üç veya daha fazla kişiden oluşan yapılanmış bir grup anlamına gelir.”

Nitekim Yargıtay 6. Ceza Dairesi, 16.06.2016 tarihli ve 2013/5246 E., 2016/5163 K. sayılı ilamında; suç örgütü kavramının hukuki çerçevesine ilişkin önemli bir ayrım yapmış ve örgütlenme hakkı ile suç örgütü arasındaki sınırları şu şekilde ortaya koymuştur:

“Suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün varlığından bahsedilebilmesi için, örgütün hangi suç veya suçları işlemek amacıyla kurulduğunun somut olarak tespit edilmesi gerekir. Zira örgütün varlık nedeni, bir suç programını gerçekleştirme amacıdır; yani belirsiz sayıda suç işlemeye yönelik organize bir yapıdır. Şayet bir yapı, suç olarak tanımlanmayan ancak hukuka aykırı olan fiilleri gerçekleştirmek amacıyla kurulmuşsa, bu durumda suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüt olarak kabul edilemez.”

Bu karar, Türk Ceza Hukuku'nda örgütlü suç tanımlaması yapılırken, cezalandırmaya konu edilecek örgütsel yapının kanunen suç olarak tanımlanmış fiilleri gerçekleştirmeyi amaçlayan bir yapı olması gerektiğini vurgulamaktadır. Suç teşkil etmeyen, ancak sadece hukuka aykırılık oluşturan fiillerin gerçekleştirilmesi amacıyla kurulan birliktelikler, TCK m.220 kapsamında örgüt olarak değerlendirilemez.

Dolayısıyla, Yargıtay bu içtihadında örgütlü suç kavramının “suç işleme maksadı” ile sınırlı olması gerektiğini belirterek, Anayasal bir hak olan örgütlenme özgürlüğünün ceza hukuku bağlamında korunması gerektiğini de dolaylı olarak teyit etmiştir.

Ancak pratikte örgütlü suç isnatları ve bu kapsamda toplanabilen deliller, çoğu zaman gerçek bir örgütsel yapının ortaya konulmasından çok, kişiler arası sosyal ilişkilerden, delilden yoksun isnatlar ve idari tahminlerden hareketle inşa edildiği sorunsalı ile de karşılaşılmaktadır. Özellikle iddia makamının olması kaydıyla yargı organlarının “örgüt” kavramını cezai müeyyideyi ağırlaştırıcı bir vasıf olarak kullanması, delil standardı düşüklüğü ile birleştiğinde, temel hak ve özgürlükler açısından ciddi bir risk doğurmaktadır. Bu nedenle örgütlü suç tipine ilişkin her bir unsurun açıkça ortaya konulması ve ispatı kanuni bir zorunluluktur.

Sonuç olarak; suç örgütü niteliğindeki bir yapının varlığından söz edebilmek için, yalnızca kişilerin bir araya gelmesi değil; organizasyonun maddi menfaat temelli, süreklilik arz eden, sistematik ve yasadışı faaliyetleri hedefleyen bir yapı göstermesi gerekir.

2. Tipiklik Unsurları: TCK m.220 ve Suça İştirak Arasındaki Farklılıklar

TCK m.220 çerçevesinde örgütlü suçun oluşabilmesi için birtakım yapısal unsurların bir arada bulunması gerekir.

2.1 Ortak Kast

Ortak kast, ceza hukukunda klasik fail-mağdur ilişkisinin dışında, birden fazla kişinin belirli bir plan çerçevesinde birlikte hareket etmesini ifade eder. TCK m.220 kapsamında ortak kast, sadece aynı amaca yönelmiş eylemleri değil, bu amaca ulaşmak için organize bir şekilde hareket etmeyi de içerir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2017/103 E., 2019/204 K. sayılı kararında, “örgütsel kastın bulunmadığı durumda sanıkların sadece birlikte hareket etmiş olmalarının örgüt suçunu doğurmayacağı” açıkça vurgulamıştır.

Örneğin ticari bir uyuşmazlık nedeniyle birlikte hareket eden kişilerin sırf bir alacağı tahsil etmeye çalışmaları, örgütsel ortak kast kapsamında değerlendirilemez. Bu ayrımın yapılmadığı durumlarda, sıradan sosyal ve ekonomik ilişkiler kriminalize edilmekte ve hukuk devleti ilkesine zarar verilmektedir.

Her işlenen suçun otomatik olarak bir örgüt faaliyeti kapsamında değerlendirilmesi hukuken isabetli değildir. Kişiler arasındaki sosyal, ticari veya özel nitelikteki tanışıklıklar ya da temaslar, tek başına bir örgütsel yapının varlığını ispatlamaz. Bu tür ilişkiler çerçevesinde işlenen fiillerin cezai değerlendirmesi, ancak failin bireysel sorumluluğu veya varsa suça iştirak hükümleri kapsamında ele alınmalıdır.

TCK m. 220 çerçevesinde suç örgüsünden söz edilebilmesi için, aşağıda ayrıntılı bir biçimde ortaya konulan tipiklik şartlarının somut olayda gerçekleşmiş olması, failler arasında –gevşek dahi olsa– bir hiyerarşik bağın bulunması ve işlenen suçun örgütün amaç ve faaliyetleri doğrultusunda işlenmiş olması gerekmektedir.

Örgüt üyeliği bakımından cezai sorumluluğun doğabilmesi için, failin söz konusu suçu örgüt adına ve örgüt bilinciyle işlemesi gerekir. Bu durum, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 18.07.2017 tarihli, 2016/162 E. ve 2017/4786 K. sayılı kararında şu şekilde ifade edilmiştir:

“Dairemizce de benimsenen yerleşik uygulamalara göre, örgüt üyesi olmayan bir kişinin örgüt adına suç işlediğinin kabulü için, bu suçun işlenmesinin örgüt tarafından istenmesi ya da örgütün bilgisi dâhilinde gerçekleştirilmiş olması gerekmektedir. Doğal olarak böyle bir suçu işleyenin de bu bilinçle hareket etmesi aranır.”

Dolayısıyla bir kişinin örgütle irtibatlı hareket ettiği iddia ediliyorsa, bunun yalnızca kişisel bir dostluk ya da tanışıklık çerçevesinde değil; failin, suçun örgütün menfaatine olduğunu bilerek ve bu saikle hareket ettiğinin delillerle ortaya konması gerekir.

Öte yandan, 6352 sayılı Kanun’un 65. maddesiyle değiştirilen TCK m. 220/7 hükmünün gerekçesinde de açıkça belirtildiği üzere:

“Örgüt üyesi olmaksızın, örgütün niteliğini bilerek örgütün yararına herhangi bir iş, görev veya hizmet yapılması örgüt üyeliği ile eşdeğer kabul edilmekte ve örgüt üyeliği ile benzer şekilde cezalandırılmaktadır.”

Bu doğrultuda, failin örgüt yapısına dahil olmamakla birlikte, örgütün varlığını ve niteliğini bilerek örgüt yararına bir eylemde bulunması da cezai sorumluluğu doğurabilecek bir davranış olarak kabul edilmiştir. Bu tür fiiller "örgüte bilerek ve isteyerek yardım" suçu kapsamında değerlendirilir.

Nitekim gerek Türk Ceza Kanunu gerekse çeşitli özel ceza kanunları, bazı suçların “örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesini” cezada artırıcı nitelikli hal olarak düzenlemiştir. Örneğin:

  • Göçmen kaçakçılığı (TCK m. 79/2),
  • Organ ve doku ticareti (TCK m. 91/4),
  • Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (TCK m. 188/5)

gibi suçlarda, bu fiillerin suç örgütü faaliyeti çerçevesinde işlenmiş olması halinde, fail hakkında daha ağır cezai yaptırımlar öngörülmüştür.

Sonuç olarak, her suçun bir örgüt kapsamında değerlendirilebilmesi için somut olayda TCK m. 220’nin tüm unsurlarının oluşup oluşmadığı titizlikle değerlendirilmelidir. Aksi takdirde, bireysel suçların cezai sorumluluğu örgütsel bağlamda genişletilerek cezalandırma yönüne gidilmesi, ceza hukukunun şahsilik ilkesine ve suçların bireysel niteliklerine aykırılık teşkil eder.

2.2 Üye Sayısının Asgari Üç Kişi Olması Gereği

TCK m.220 kapsamında “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçunun oluşabilmesi için örgütün en az üç kişiden oluşması zorunludur. Bu kapsamda, örgüt yapılanmasından söz edilebilmesi için suç işlemek amacıyla fiilen bir araya gelmiş en az üç kişinin bulunması ve bu birlikteliğin süreklilik arz etmesi gerekmektedir. Aksi hâlde, iki kişinin suç işlemek amacıyla oluşturduğu birliktelikler, sayı ve nitelik bakımından ne kadar planlı olursa olsun, örgüt suçu kapsamında değerlendirilemeyecek; yalnızca suça iştirak hükümleri çerçevesinde hukuki sorumluluk doğuracaktır.

Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 1. fıkrasının 2. cümlesinde bu husus açıkça belirtilmiştir:

“Ancak örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekmektedir.”

Yargıtay da bu yaklaşımı içtihatlarında açıkça benimsemiştir. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03.04.2007 tarihli, 10-253/80 sayılı kararında şu ifadeler yer almaktadır:

“5237 sayılı Yasanın 220. maddesi anlamında bir örgütün varlığından bahsedilebilmesi için; en az üç kişinin, suç işlemek amacıyla hiyerarşik bir ilişki içerisinde, devamlı bir şekilde amaç suçları işlemeye elverişli araç ve gerece sahip bir şekilde bir araya gelmesi gerekmektedir. Tanımdan da görüleceği üzere suç işlemek için örgüt kurma suçundan bahsedilebilmesi için, üye sayısının en az üç veya daha fazla kişi olması gerekmektedir.”

Öte yandan, örgüt yapılanmasında işlenmesi planlanan suçların konusu veya mağduru itibarıyla önceden somutlaştırılması zorunlu değildir. Örgütün amacı, belirsiz sayıda suçu işlemeye yönelik olmalı; üyelerin bu doğrultuda irade birliği içerisinde hareket etmeleri yeterli kabul edilmelidir.

2.3 Hiyerarşi, İş bölümü ve Emir-Komuta Zinciri

TCK m.220 kapsamında örgüt yapısının oluşabilmesi için üyeler arasında görev dağılımı, yani iş bölümü bulunmalıdır. Herkesin aynı sorumluluğa sahip olduğu ve eşit statüde hareket ettiği yapılar, teknik olarak örgüt değil, kolektif eylem örnekleridir.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi 2021/3234 E., 2022/1216 K. sayılı kararında şöyle denilmektedir:

“Örgütsel yapıda üyeler arasında iş bölümü ve görev paylaşımı bulunduğu somut delillerle ortaya konulmalıdır. Herkesin her işi yaptığı ilişkilerde hiyerarşi, planlama ve koordinasyon gibi unsurlar yoksa, bu yapı örgüt olarak değerlendirilemez.”

Bu bağlamda; kamuoyunda “örgüt” algısı yaratan ancak sosyal çevre, arkadaşlık, hemşerilik veya tribün bağı gibi ilişkilerle sınırlı kalan yapılar, TCK m.220 kapsamında örgüt suçunun tipikliğini taşımaz.

Örgütsel yapıdan söz edebilmek için sadece çok sayıda kişi arasında bir ilişki bulunması yeterli değildir. Bu ilişkinin ast-üst ilişkisi, emir-komuta zinciri ve talimat mekanizması içinde işlemesi gerekir.

Hiyerarşi; kimin karar verici, kimin uygulayıcı olduğu sorularına net cevaplar verebilmeyi gerektirir.

2.4 Birden fazla suç tipi ile Gayrimeşru Amaç Ve Neticeten Menfaat

Türk Ceza Hukuku’nda “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçunun oluşabilmesi için örgütün amacının, sadece belirli bir suçu işlemekten ibaret olmaması, aksine belirsiz sayıda suçun işlenmesine yönelik bir irade birliğini içermesi gerekir. Bu husus, Yargıtay içtihatlarıyla da açıkça ortaya konulmuştur.

Nitekim Yargıtay 6. Ceza Dairesi 16.06.2016 tarihli, 2013/5246 E., 2016/5163 K. sayılı kararında şu şekilde hüküm kurmuştur:

“Suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün varlığından bahsedilebilmesi için, örgütün hangi suç veya suçları işlemek amacıyla kurulduğu da tespit edilmelidir. Çünkü örgütün amacı bir suç programını gerçekleştirmektir. Yani belirsiz sayıda suç işlemektir.”

Bu bağlamda, suç örgütünün varlığı için gerekli olan temel unsur, bir suç programına bağlı olarak, aynı türden ya da farklı türde belirsiz sayıda suçun işlenmesine yönelik kolektif iradedir. Örgüt bünyesinde işlenecek suçların türü, yöneldiği mağdur kitlesi ya da konuları değişkenlik gösterebilir; hatta örgütün ilk kuruluş amacında zamanla sapmalar, farklılaşmalar da meydana gelebilir. Ancak her durumda, işlenen ve işlenmesi planlanan suçların örgütsel irade ve süreklilik gösteren bir yapı içinde gerçekleştirilmesi gerekir.

Dolayısıyla, yalnızca bir veya birkaç fiilin işlenmesi amacıyla bir araya gelen kişiler arasında süreklilik arz etmeyen, suç programına dayanmayan ve hiyerarşik olmayan yapılar, TCK m.220 anlamında bir “suç örgütü” olarak değerlendirilemez. Bu tür durumlar ancak suça iştirak (TCK m.37–39) hükümleri kapsamında ele alınabilir.

Ayrıca, örgütün kurulma amacı olan suçların tek bir nitelik veya suç tipiyle sınırlı olması da şart değildir. Örgütün faaliyet alanına giren suçlar, tür ve nitelik bakımından farklılaşabilir. Önemli olan, bu suçların örgütsel faaliyet kapsamında, bir planlama ve iş bölümü içerisinde, belirsiz sayıda işlenmeye elverişli şekilde değerlendirilmesidir.

Sonuç olarak, Yargıtay’ın yerleşik içtihadı uyarınca, TCK m.220 kapsamında örgütsel yapıdan söz edilebilmesi için:

Suç işlemeye yönelik süreklilik ve önceden belirlenmiş bir suç programı bulunmalı,

Suçların türü farklılaşabilse bile, örgütsel irade birliği ve koordinasyon içerisinde işlenmesi hedeflenmeli,

Örgütün kuruluşu, yalnızca somut birkaç fiili değil, gelecekte işlenmesi planlanan belirsiz sayıda suçu da kapsamalıdır.

Aksi takdirde, bu tür yapıların ceza hukuku bakımından suç örgütü olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.

2.5 Süreklilik-Devamlılık

Örgütlü suç tipinin en önemli ayırt edici özelliklerinden biri süreklilik unsurudur. TCK m.220 açısından bir yapının örgüt sayılabilmesi için tekil ve münferit olaylara dayanması değil, süreklilik ve kararlılık içinde faaliyet göstermesi gerekir.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 2020/3156 E., 2021/6279 K. sayılı kararında bu konuya ilişkin olarak şu değerlendirme yapılmıştır:

“Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu, süreklilik arz eden bir plan dahilinde hareket edilmesini gerektirir. Birkaç kez birlikte suç işlemiş olmak bu suçu oluşturmaz. Sürekli ve geleceğe dönük bir irade mevcut değilse örgüt suçu oluşmaz.”

2.6 Örgütün Amaç Suçlara Elverişli Yapıda Olması Gereği

TCK m.220/1 hükmü, örgütün suç teşkil edebilmesi için “yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması” şartını öngörmektedir. Bu elverişlilik unsuru, öğretide tartışmalı olmakla birlikte; bu şartın, örgütün ulaşmak istediği nihai amaca mı, yoksa amaç suçlara mı yönelik değerlendirilmesi gerektiği konusunda farklı görüşler bulunmaktadır.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu konuda net bir yaklaşım benimsemiştir. 14.03.2017 tarihli, 2015/4893 E. ve 2017/3812 K. sayılı kararında şu değerlendirmeye yer verilmiştir.

“TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun oluşabilmesi ve örgütün varlığının kabul edilebilmesi için; Üye sayısının en az üç kişi olması, Üyeler arasında soyut değil, gevşek de olsa bir hiyerarşik ilişki bulunması, Suç işlenmemiş olsa bile suç işlemek amacı etrafında fiilî bir birleşmenin bulunması, Niteliği itibariyle devamlılık göstermesi, ve en önemlisi; örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereçler bakımından amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması gerekir.”

Aynı kararda, sanıkların sayısal yeterliliğe sahip oldukları, hiyerarşik bir yapının bulunduğu, iş bölümünün kurulduğu, suç işleme iradelerinin süreklilik arz ettiği ve amaçlanan suçun işlenmesine elverişli araç ve gereçlere sahip oldukları tespit edilmiş; bu nedenle sanıkların beraati yerine mahkûmiyetlerine karar verilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

Yargıtay'ın bu kararı ve benzeri içtihatlar doğrultusunda, örgütün yalnızca bir niyet beyanıyla değil, somut olarak amaç suçları işlemeye elverişli şekilde organize olması gerektiği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, örgütün yapısı, üye sayısı ve sahip olduğu teknik imkânlar, işlenmek istenen suçun gerçekleştirilmesine objektif olarak elverişli olmalıdır.

Ayrıca, örgütün hiyerarşik ve komplike bir yapılanmaya sahip olması, örgüt mensuplarının kendi iradeleriyle örgütten ayrılamaması ya da örgütün emir ve talimatlarına uyma zorunluluğu taşıması, bu yapılanmanın suç örgüsü olarak nitelendirilmesi açısından önemli göstergelerdir.

Suç örgütlerinin birçok türü olmakla birlikte, en yaygın ve kamu düzeni bakımından en tehlikeli olanları;

  • Terör örgütleri,
  • Uyuşturucu ticareti amacıyla kurulan yapılar,
  • Silah ve insan kaçakçılığı organizasyonları ile
  • Kara para aklama amacı taşıyan suç şebekeleridir.

Bu tür yapılanmalarda amaç suçlara elverişlilik ve örgütsel disiplin çok daha belirgin şekilde ortaya çıktığı için, cezai sorumluluğun belirlenmesinde söz konusu yapısal unsurların ispatı büyük önem arz etmektedir.

2.6 Korkutucu güç ve neticeten meydana gelen tehlike unsuru

Giriş kısmında da bahsetmiş olduğumuz üzere tehlike suçu olarak nitelendirilen TCK m.220 kapsamında örgüt yapısının bir korkutucu güç doğurması ve kamu güvenliğine yönelik tehlike yaratması gerekir. Örgütün taşıdığı tehlike niteliği, yalnızca işlenen suçların ağırlığı ile değil, yapının caydırıcı gücü, disiplini, cezalandırma mekanizmaları ve eylem iradesi ile ölçülmelidir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2013/1-259 E., 2013/400 K. sayılı kararında bu konuya dair açık bir kriter sunulmuştur:

“Suç örgütü, üyeleri dışında üçüncü kişilerde korku ve baskı yaratan bir yapı olmalıdır. Örgütün, potansiyel mağdurları sindirecek bir güçte olduğu somut şekilde ispat edilmelidir. Aksi halde her tehdit veya cebir içerikli olay, örgütsel faaliyet olarak yorumlanamaz.”

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesi uyarınca düzenlenen “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçu, doğrudan bir bireyin hukuki menfaatlerine zarar vermese dahi, kamu düzeni ve güvenliğine yönelik ciddi bir tehdit oluşturma potansiyeline sahip olduğundan, bir soyut tehlike suçu olarak düzenlenmiştir.

Bu hüküm kapsamında, salt suç işlemek amacıyla asgari sayıda kişinin bir araya gelerek süreklilik ve hiyerarşi esasına dayalı biçimde bir örgütsel yapı oluşturması, bu oluşumun doğrudan bir suç teşkil etmeden dahi, toplum düzenini tehdit ettiği kabul edilmekte ve cezalandırılabilirlik eşiği daha erken bir aşamaya çekilmektedir. Bu yaklaşım, ceza hukukunun koruyucu işlevi ile önleyici ceza hukuku anlayışı çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu da bu doğrultuda vermiş olduğu 19.12.2013 tarihli, 2012/6-1490 E., 2013/59 K. sayılı kararında şu hususlara vurgu yapmıştır:

“Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuyla korunan hukuki yarar, kamu güvenliği ve barışıdır. Suç işlemek için örgüt kurmak, toplum düzenini tehlikeye soktuğu ve araç niteliğindeki suç örgütü, amaçlanan suçları işlemede büyük bir kolaylık sağladığından, bu suç nedeniyle kamu güvenliği ve barışın bozulması, bireyin güvenli ve barış içinde yaşama hakkını da zedeleyeceğinden, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından hazırlık hareketi niteliğinde olan bu fiiller ayrı ve bağımsız suçlar olarak tanımlanmıştır.”

“Bu düzenleme ile aynı zamanda bireyin Anayasa’da güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklerine yönelik fiillere karşı da korunması amaçlanmıştır. Bu bağlamda, henüz herhangi bir suç işlenmemiş olsa dahi, yalnızca suç işlemek amacıyla bir örgüt kurulmuş olması nedeniyle örgüt mensubu faillerin cezalandırılması yolu benimsenmiştir. Bu yaklaşımın temelinde, suç işlemek amacıyla kurulan örgütlerin kamu barışı yönünden ciddi bir tehlike oluşturması yatmaktadır. Kanun koyucu bu düzenleme ile özellikle gelecekte işlenebilecek suçların engellenmesini hedeflemiştir.”

Dolayısıyla, TCK m. 220/1 hükmüyle birlikte ceza hukuku, soyut tehlike esasına dayalı olarak koruma alanını genişletmekte; suç teşkil eden fiillerin icrasından önceki hazırlık safhasında dahi cezalandırma imkânı tanımaktadır. Bu yönüyle, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu, araç suç (vasıta suçu) niteliği taşımakta olup, amaç suçlara zemin hazırlayan örgütsel yapıların bertaraf edilmesini öncelemektedir.

3. Örgütlü Suçlar ve Suça İştirak

Türk Ceza Kanunu’nda suçların kolektif biçimde işlenmesi “suça iştirak” ve “örgütlü suç” olmak üzere iki farklı hukukî kategoriye ayrılır:

3.1 Suça İştirak

Suça iştirak, Türk Ceza Kanunu’nun Genel hükümler başlıklı birinci kitabının Birinci Kitabında düzenlenen bir suçun birden fazla kişi tarafından işlenmesi hâli durumunun mevcudiyetini öngören ve düzenleyen bir tiptir. Fail (m.37), azmettiren (m.38) ve yardım eden (m.39) şeklinde sınıflanır.

Ceza hukukunda suça iştirak, bir suçun birden fazla fail tarafından fikir ve eylem birliği içinde işlenmesini ifade eder (TCK m. 37 vd.). Suça iştirak, kural olarak bir kişinin tek başına işleyebileceği bir suçun, birden fazla kişi tarafından önceden anlaşarak ve birlikte hareket ederek işlenmesini ifade eder. Bu itibarla, suç örgütü ile suça iştirak kavramlarının farklı yapılar olduğunu belirtmek gerekir.

3.2 Suça iştirak mı yoksa suç örgütü mü sorunsalı

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2012/5-131 E., 2012/235 K. sayılı kararında şöyle demiştir:

“Suça iştirak bakımından önemli olan, sanığın suçun işlenişine bilinçli bir katkı sunmasıdır. Ancak bu katkı süreklilik arz etmiyorsa ve hiyerarşik bir yapı içinde gerçekleşmemişse örgüt varlığından söz edilemez.”

Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 16.06.2016 tarihli, 2013/5246 E., 2016/5163 K. sayılı kararında da bu ayrım açıkça ortaya konulmuştur:

“Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, iştirak kavramına yakındır. Ancak birkaç noktada iştirakten ayrılır. İştirak, şerikler arasında net bir şekilde belirlenmiş olan bir veya birkaç suçu işlemek için yapılır. İşlenecek suçun sayısı, konusu ve mağduru bellidir. İştirak gereği suç işlendiğinde anlaşmanın gereği yerine getirilmiş olur ve yeni bir suç işleme taahhüdü bulunmaz. Buna karşılık, suç işlemek amacıyla kurulan bir örgüt, bir veya birkaç suçun işlenmesinden sonra da faaliyetini sürdürür; yeni ve programlanmış suçları işlemeye devam eder.”

“Örgüt kurucuları, kendi başlarına veya başkalarıyla yaptıkları anlaşma sonucu örgütü başlatan kişilerdir. Örgüt yöneticileri ise bu kolektif faaliyeti düzenleyen, yönlendiren, koordine eden kişilerdir. Örgüte sonradan katılanlar ya da iş bölümü içinde görev üstlenenler ‘örgüt üyesi’ sayılır. Örgüt üyesi olmamakla birlikte, örgüt adına suç işleyen veya yardım eden kişiler de örgüt mensubu gibi değerlendirilir. Örgüt faaliyeti kapsamında suç işlenmiş olması gerekir; yalnızca suçların aynı olması örgüt suçunu oluşturmaz.”

Bu açıklamalardan hareketle, belirli ve sınırlı bir suçu işlemek üzere yapılan birliktelik durumunda suç örgütü değil, yalnızca suça iştirak söz konusudur.

3.3 Suç Örgütünü İştirakten Ayıran Unsurlar:

  • Hiyerarşik yapılanma: Örgütte emir–komuta zinciri ve ast–üst ilişkisi mevcuttur.
  • Devamlılık: Örgüt, işlenen suçlardan sonra da varlığını sürdürür.
  • Belirsiz sayıda suç işleme kastı: Örgüt, somut bir suçla sınırlı olmayıp ileride işlenmesi planlanan belirsiz sayıda suçu hedefler.
  • Plan, program dahlinde stratejik
  • Neticeten ayrıca korkutucu bir güç: Örgüt, kamu düzeni için tehlike arz eden ve toplum üzerinde korkutucu etki oluşturan bir yapıdır.

Öte yandan, suça iştirakte, yukarıda belirtilen unsurların hiçbiri ya da tamamı bulunmaz. Kısa süreli ve belirli bir eylem için oluşturulan birlikteliklerde, ortaklık suça iştirak hükümleri çerçevesinde değerlendirilir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu da benzer bir ayrıma yer verdiği tarihli ve 2017/16-78 E., 2017/262 K. sayılı kararında:

“Örgüt niteliği itibariyle devamlılık gerektirdiğinden, kişilerin belli bir suçu işlemek amacıyla bir araya gelmeleri hâlinde, örgütten değil ancak iştirak iradesinden söz edilebilir.” demek suretiyle bu ayrımı somutlaştırmıştır.

Fakat bu noktada eklemek de gerekir ki, TCK m. 220 kapsamında düzenlenen suç, çok failli bir suç tipi olduğundan, bu suça iştirak mümkündür. Ancak, örgüt hiyerarşisine dâhil olmaksızın, örgüt kurma, yönetme veya üyelik fiiline katkı sağlayanlar, suça iştirakten sorumlu tutulurlar.

Şayet bu kişiler sonradan örgüte katılarak süreklilik arz eden bir mensubiyet ilişkisi içerisine girerlerse, bu durumda örgüt suçu kapsamında sorumlu tutulurlar ve cezalandırılmaları yalnızca TCK m. 220 hükümlerine göre gerçekleştirilir

4. CMK Kapsamında Örgüt Suçlarında Teknik Takip ve Delil Standardı

Ceza muhakemesinde örgütlü suçlar, tipik olarak gizlilik içinde faaliyet gösteren yapılarla bağlantılı olduğundan, bu suçların ispatı da geleneksel suçlardan daha karmaşıktır. Bu nedenle delil toplama ve değerlendirme süreci hem teorik hem de uygulamalı açıdan özgül sorunlar doğurur.

4.1 Delillerin Niteliği

Örgütlü suç isnatlarında toplanan deliller çoğu zaman şu kaynaklardan oluşur:

  • Gizli tanık beyanları (CMK 58, Tanık Koruma Kanunu)
  • İletişimin dinlenmesi (CMK m.135),

4.2 Gizli Tanık Beyanları

Ceza muhakemesi hukukunda tanığın kimliğinin sanık tarafından öğrenilmesi, tanık ya da yakınları açısından ağır ve ciddi bir tehlike oluşturuyorsa, bu kişi gizli tanık olarak dinlenebilir. Bu husus, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 58. maddesi ile Tanık Koruma Kanunu’nda düzenlenmiştir.

4.2.1 Gizli Tanıklık Kararının Verilmesi Yetkisi

Soruşturma aşamasında, gizli tanık kararı ve tanığın dinlenmesi yetkisi yalnızca Cumhuriyet savcısına aittir.

Kovuşturma aşamasında ise bu yetki, mahkemeye aittir.

Kolluk birimlerinin (polis, jandarma vs.) kendi başına gizli tanık dinleme yetkisi bulunmamaktadır. Kolluk tarafından gizli tanık sıfatıyla ifade alınması halinde, bu işlem hukuka aykırı olur ve elde edilen ifade hukuka aykırı delil niteliği taşır.

Tanığın gizli tanık sıfatıyla dinlenebilmesi, hukuki değerlendirme gerektiren bir karar olduğundan yalnızca yetkili hukukî süjeler (savcı veya mahkeme) tarafından verilebilir.

4.2.2 Gizli Tanıklık Uygulanabilecek Suçlar

Gizli tanıklık uygulaması, aşağıdaki suçlar bakımından mümkündür:

  • Ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis veya alt sınırı 10 yıl ya da daha fazla hapis cezasını gerektiren suçlar,
  • Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgütlerin faaliyeti çerçevesinde işlenen ve alt sınırı en az 2 yıl olan suçlar,
  • Terör örgütlerinin faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar.

Bu kapsamda, Tanık Koruma Kanunu ve CMK m. 58 uyarınca tanık, hem soruşturma hem kovuşturma aşamasında gizli tanık sıfatıyla dinlenebilir ve koruma altına alınabilir.

4.2.3 Gizli Tanığın Dinlenme Usulü

4.2.3.1 Soruşturma Aşamasında Gizli Tanığın Dinlenmesi

Gizlilik ilkesi gereği, sadece Cumhuriyet savcısı ve zabıt kâtibi hazır bulunabilir.

Kolluk görevlileri bu aşamada hazır bulunamaz, dinlemeye katılamaz.

Kolluk tarafından gizli tanığın dinlenmesi, hukuka aykırı olup, bu şekilde elde edilen beyanlar hukuka aykırı delil sayılır.

4.2.3.2 Kovuşturma Aşamasında Gizli Tanığın Dinlenmesi

Kural olarak tanıklar, duruşmada hazır bulunan taraflar huzurunda dinlenmelidir (CMK m. 217/1).

Ancak gizli tanık söz konusu olduğunda, CMK m. 58/3 uyarınca sanık, müşteki veya katılan duruşmada hazır bulunmaksızın tanığın dinlenmesine olanak tanınır.

Bu halde dahi, taraf avukatlarının tanığa soru sorma hakkı saklıdır.

Mahkeme, çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkesi gereği, taraflara tanığın beyanını sorgulama, güvenilirliğini denetleme ve çapraz sorguya tabi tutma imkânı tanımalıdır.

4.2.4 Sonuç ve Değerlendirme

Gizli tanıklık kurumu, tanığın yaşamı, vücut bütünlüğü veya yakınlarının güvenliği açısından ciddi bir tehdit bulunması halinde başvurulan istisnai bir usuldür. Bu kurumun uygulanması, hem tanığın korunması hem de sanığın savunma hakkının zedelenmemesi amacıyla denge gözetilerek yürütülmelidir. Hukuka aykırı şekilde elde edilen gizli tanık ifadeleri, delil olarak kullanılamaz ve mahkûmiyet hükmüne esas teşkil edemez.

4.3.1 İletişimin Denetlenmesi

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135. maddesinde düzenlenen iletişimin denetlenmesi tedbiri; şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla gerçekleştirdiği haberleşmenin tespiti, gizlice dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesini içermektedir. Bu tedbir, ceza muhakemesinde teknik takip olarak da anılmaktadır. Klasik telefon dinlemelerinin yanı sıra, internet temelli haberleşmelerin izlenmesi gibi çağdaş yöntemleri de kapsayan bu düzenleme, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amacıyla delil elde etmeye yönelik özel nitelikte bir koruma tedbiridir.

4.3.2 Tedbir Türleri ve Kavramların Ayrımı

İletişimin Tespiti (HTS Verileri): Şüpheli veya sanığa ait iletişimin içeriğine müdahale edilmeksizin, sadece arama-aranma tarih ve saatleri, arama süresi, kullanılan cihaz bilgileri gibi meta verilerin belirlenmesidir. Bu tespit, geçmişe dönük olup içeriğe yönelik değildir.

İletişimin Dinlenmesi ve Kaydedilmesi: En az iki kişi arasında yapılan telekomünikasyon aracılığıyla gerçekleştirilen görüşmelerin gizlice dinlenmesi ve kayıt altına alınmasıdır. Bu işlem yalnızca ileriye dönük olarak yapılabilir, geçmiş konuşma içeriklerine erişilmesi mümkün değildir.

Sinyal Bilgilerinin Değerlendirilmesi: İletişim sistemlerinin işleyişi sonucu oluşan sinyal izlerinin analiz edilmesidir. Örneğin, bir cep telefonunun hangi baz istasyonuyla bağlantı kurduğu tespit edilerek kişinin konumunun belirlenmesi bu kapsamdadır.

4.3.4 Tedbirin Uygulanma Şartları

Mezkûr delil, ancak ve ancak şüpheli veya sanık hakkında ilgili katalog suçlardan bir veya birden fazlasına tipiklik gerçekleştiği noktasında kuvvetli şüphe ve somut delillerin bulunması ihtimaliyle sınırlı olmak kaydıyla başka yoldan delil elde imkanının bulunmaması durumunda ancak hâkim kararıyla icra edilebilen ve en fazla 2 örgütlü suçlarda ise 6 aya kadar çıkarılabilen bir süreçten ibarettir.

4.3.5 Delil Niteliği ve Hukuka Aykırılık Halleri

CMK m.135 kapsamında alınan tedbir kararı, şekli ve maddi şartları taşımıyorsa, bu yolla elde edilen veriler hukuka aykırı delil niteliğinde olur ve CMK m.206-217 gereğince hükme esas alınamaz. Örneğin; suç sınırlamasına aykırı olarak alınan bir dinleme kararı ya da karar süresinin aşılması hâlinde elde edilen kayıtlar yok hükmünde olacaktır.

Ayrıca, CMK m.135/8’e göre iletişimin denetlenmesi sırasında başka bir suçun deliline ulaşılırsa, bu delil yalnızca katalog suçlardan biri ile ilgili ise kullanılabilir; aksi hâlde delil değerlendirme yasağı kapsamında değerlendirilir.

5. Uygulamada Karşılaşılan Sorunlara

Örgütlü suç iddiaları, yalnızca bireysel fiillere ilişkin bir yargılama konusu olmakla kalmaz; çoğu zaman toplumsal ilişkiler ağı, siyasi atmosfer ve medya dinamikleriyle iç içe geçen çok boyutlu süreçler hâline gelir. Özellikle teknolojiyle birlikte iletişim araçlarının yaygınlaşması, sosyal bağların dijital ortama taşınması ve kişiler arası etkileşimin izlenebilir hâle gelmesi, örgüt kurma ya da bu örgüte üye olma suçlamalarının sınırlarını belirsizleştirmekte; uygulamada ciddi sorunlara yol açmaktadır.

5.1 Örgüt Kurgusunun Aşırı Genelleştirilmesi

Ceza yargılamasında "örgüt" kavramı, belirli suç tiplerinin birlikte işlenmesi amacıyla bir araya gelmiş, hiyerarşik yapıya sahip ve süreklilik arz eden toplulukları ifade eder. Ancak uygulamada, bu kavramın sınırları zaman zaman keyfî şekilde genişletilmekte; kişisel dostluk ilişkileri, hemşehrilik bağları, komşuluk ilişkileri veya sosyal medya etkileşimleri dahi “örgütsel bağlılık” veya “örgütsel iletişim” olarak yorumlanmaktadır.

Nitekim Yargıtay içtihatlarında da vurgulandığı üzere, suç işlemek amacıyla kurulan örgüt ile bireylerin sosyal ilişkiler ağı arasında net bir ayrım yapılmalıdır. Aksi takdirde, toplumdaki her türlü dayanışma, mensubiyet veya ortak etkinlik alanı, suç şüphesi altında bırakılmakta; masumiyet karinesi zedelenmektedir. Bu tür genellemeler, kişilerin sıradan sosyal ilişkilerini kriminalize ederek temel hak ve özgürlüklerin ihlaline yol açmaktadır.

5.2 Ceza Soruşturmasının Siyasileşme Riski

Bazı soruşturma dosyalarında örgüt suçlamalarının objektif hukukî ölçütlerden uzaklaştığı; yerel siyasi güç ilişkileri, kolluk-siyaset etkileşimi, medya baskısı veya kamuoyunun yönlendirilmesiyle şekillendiği gözlemlenmektedir. Özellikle kamuoyunca tanınan kişiler, sivil toplum önderleri veya muhalif görüşe sahip bireyler hakkında açılan dosyalarda, suç isnadının şekillenmesinde siyasal etkenlerin doğrudan rol oynadığı örnekler mevcuttur.

Ceza soruşturmasının siyasileştiği durumlarda; kolluk birimleri tarafsızlıklarını yitirebilmekte deliller objektif değil, yönlendirilmiş biçimde toplanmakta, yargı süreçleri, hukuk güvenliğini değil, toplumsal kontrol mekanizmasını tesis etme aracı hâline dönüşebilmektedir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun da belirttiği üzere, ceza yargılaması siyasi saiklerden arındırılmış, yalnızca maddi gerçeğin ve adaletin peşinde olan bir süreç olmalıdır. Aksi takdirde yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı zedelenir; bireylerin devlete olan güveni sarsılır.

Sonuç

Suç örgütü kavramı, yalnızca birden fazla failin bir araya gelerek suç işlemesinden ibaret olmayan; yapısal, hiyerarşik ve süreklilik gösteren bir bütünlük içinde organize biçimde işlenen eylemleri ifade eder. Bu nedenle örgütlü suç isnatlarında yalnızca kişiler arası tanışıklık, dostluk, hemşehrilik veya ticari ilişkilere dayanarak cezai sorumluluk inşa edilmesi; ceza hukukunun bireysel sorumluluk ilkesine, hukuk devleti anlayışına ve masumiyet karinesine aykırılık teşkil eder. Her örgütlü suç iddiası, TCK m.220’deki tipiklik şartlarının –ortak kast, hiyerarşi, iş bölümü, emir-komuta zinciri, süreklilik, gayrimeşru amaç ve korkutucu güç– somut delillerle açık ve kesin biçimde ortaya konulmasını zorunlu kılar.

Makale boyunca ortaya konulduğu üzere, Türk Ceza Hukuku sisteminde “örgütlü suç” ile “suça iştirak” arasında net ayrımlar yapılmış olup; örgütsel yapıdan söz edebilmek için soyut değil, fiilen örgüt hiyerarşisi içinde faaliyet gösteren, emir-komuta ilişkisiyle işleyen bir sistematiğin varlığı aranmalıdır. Aksi hâlde, her kolektif fiilin örgüt kapsamında değerlendirilmesi suretiyle cezalandırma yoluna gidilmesi, suça iştirak hükümlerinin içinin boşaltılması, hatta Anayasa ile güvence altına alınmış örgütlenme özgürlüğünün kriminalize edilmesi sonucunu doğurur.

Diğer yandan, örgüt suçlamalarının ispatı için başvurulan delillerin nitelikleri ve elde edilme şekilleri, Ceza Muhakemesi Kanunu ile belirlenmiş usule uygun olmalıdır. Gizli tanık beyanları, iletişimin dinlenmesi kararları ve diğer teknik takip araçları ile sair ilgili tüm yasal deliller; ancak açık, hukuka uygun, denetlenebilir ve çelişmeye açık biçimde değerlendirildiğinde hükme esas alınabilir. Aksi takdirde, “delil” değil “zan” üzerinden hüküm tesis edilmiş olur ki bu durum ceza yargılamasını meşruiyet zemininden uzaklaştırır.

Son olarak vurgulanmalıdır ki; örgüt kavramının içinin keyfi biçimde doldurulması, sıradan sosyal ilişkilerin kriminalize edilmesi ve yargılama süreçlerinin siyasileştirilmesi, yalnızca bireylerin adil yargılanma hakkını ihlal etmekle kalmaz, aynı zamanda toplumun hukuk sistemine olan güvenini de sarsar. Hukuk devleti, yalnızca suçluyu cezalandıran değil; masumiyetin korunmasına da en az onun kadar önem veren bir sistemdir. Bu bağlamda, cezai sorumluluğun kolektifleştirilmesi değil; bireyselleştirilmesi esastır.